Dizinin orijinal adı “The Young and the Restless” idi aslında.
Genç ve Huzursuz.
Bizim TRT’ciler orijinalin baş harflerinden esinlenerek “Yalan Rüzgarı” demişlerdi ve cuk diye oturmuştu.
Pembe diziydi ama efsaneydi, ilk bölümü 1 Ocak 1990’da yayınlandığında Dallas gibi milyonları ekrana çivilemiş, harika müziği ile hafızalardan uzun süre silinmemişti.
O zamanlar moda olan pembe dizi furyasında bizim de izlediğimiz ender dizilerdendi.
Şimdi yayınlansa, yine epey izlenme alır almasına da bizim siyasetçilerin söylemlerini duydukça aklımıza o yüzden geldi dizi.
Çünkü birtakım siyasetçiler, bakanlar, bürokratlar bugün yapmaları gereken tek iş olan “çalışmak”, geleceği planlamak ve gelecek için çıta yükseltme mücadelesi vermek yerine habire topluma polemik üretecek, yalanlarla dolu söylemlerle gündem işgal ediyorlar.
Tek dertleri de geçmişle bugünü kıyaslamak, geçmişi kötülemek, Cumhuriyet kazanımlarını küçümsemek.
Gün geliyor Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan devasa yatırım ve ilerlemeler, o zamanın şartları görmezden gelinerek küçümseniyor, demiryollarından tutun açılan fabrikalara sataşılıyor.
Gün geliyor Vahdettin ders kitaplarında masumane gösterilmek için metinler değiştiriliyor.
Neden?...
Geçmişi bugünle nasıl kıyaslayabilirsiniz ki; akla mantığa aykırı. O zaman 50 yıl sonra bu devleti yönetecekler de bugün ile mi kıyaslasınlar?..
Dünya nelerle uğraşıyor; biz hala Osmanlı ile Cumhuriyet’i kıyaslayan kafalar yüzünden günlerimizi kaybediyoruz.
O yüzden geçtiğimiz günlerde Ümit Özdağ ne güzel koydu noktayı: “Cumhuriyet’in Osmanlı ile derdi yok. Sizin Cumhuriyet ile sorununuz var” diye.
Gerçekten de öyle değil mi; durup durup bıkmadan usanmadan aynı tarz polemikler niye üretilir ki, topluma huzursuzluk vermek ve çıban başı yaratmak dışında kime ne faydası var bu söylemlerin?
Ki ülkemizin şu an görevde olan ve eğitimin gerçek sorunlarıyla ilgilenmek yerine okulları tarikatlara açan ve karma eğitim olmasın diyenlere çanak tutan Sayın Bakan’ı ne dedi geçenlerde yine.
Kendi zamanında kitaplar üç ay sonra gelirmiş de, okullarda soba yokmuş da, kitaplar gelene kadar ilk yarı yıl bitermiş de.
Merakımızdan baktık Sayın Bakan kaç doğumlu. Bizden 1 yıl önce doğmuş sadece.
Yani aynı zamanlarda okumuşuz.
Vallahi Sayın Bakan hangi ülkede okudu, hangi hafızaya sahip veya nasıl bir hayal dünyası var bilmiyoruz ama 1977-1982 yıllarında okuduğumuz Dumlupınar İlkokulu’nda asla öyle bir şey olmadı, asla kitaplar gecikmedi, asla okulda da sınıfta da üşümedik; sıcacık ve samimi okul yuvalarında gerçek eğitimcilerle mükemmel bir temel attılar bizim kuşaklara.
Sonra yine bir aklı evvel çıkıyor, yine topluma dinamit atmak ya gaye, “Kur’an kursları yasaktı” falan diyor.
Aynı yıllara dönelim bizim de 5-6 yaşlarından itibaren Kur’an kurslarına gitmişliğimiz var ve o zamanlar mahallenin çoğu giderdi zaten de ne yasak gördük ne öyle bir şey duyduk büyüklerimizden.
Kaldı ki o zamanın cami hocaları da engin bilgili ve geniş hoşgörüleriyle gerçek din adamlarıydı.
Şimdi din adına ne varsa kullanılıyor ve 50 yıl önceki hocaların serçe parmağı kadar olamayacak insanlar üniversite rektörü, öğretim üyesi falan oluyor da akılları durduran konuşmalarla güya hocalık yapıyorlar ya…
Öyle bir “Yalan Rüzgarı” senaryosu oynanıyor ki ülkemizde…
Soluksuz izliyoruz.
Ama diziden farkı şu; olan Türkiye’ye oluyor.
Ve izlediğimiz ne yazık ki dizi değil, gerçek!
YORUMLAR
Diğer Yazıları
Çok Okunanlar